Nasreddin Hoca’nın Hayatı
Türk esprisinin büyük zekâsı, tanınmış halk filozofumuz Nasreddin Hoca’yı,
yalnız Türk toplumu değil, doğudan batıya her millet sever. Herkes, bu büyük
halk filozofunun her devirde aktüalitesini koruyan, güzel fıkralarına hayrandır.
Nasreddin Hoca’nın hangi yılda ve nerede
doğduğuna dair kesin bulgular yoktur.
Bu konuda iki varsayım bulunmaktadır. İlkine göre Hoca Sivrihisar’a bağlı Hortu
köyünde doğmuştur (1208 yılında). Diğerine göre Akşehir’in orta köyünde.
Evliya Çelebi’nin Seyahatname adlı eserinden derlenen bilgilerin yeraldığı
“Arşiv vesikalarına göre Nasreddin Hoca” adlı yazıda Evliya Çelebi’nin .“Akşehir
ulema ve sulehası, ayan ve sipahisi libası fakire giyerler. Muhteşem adamları
vardır. Cümle tüccar ehli hizmet, ehli sanat, garip dost adamlarıdır. Evvela
şehrin canibi kulesi haricindeki hıyaben içre ulema–i din, simürgi ehli yakin
elmevli Hazreti Eş Şeyh Hoca Nasreddin medfundur. Kendisi Akşehirlidir”
sözleri ile Akşehirli olması doğru gözükmektedir..
Nasreddin Hoca, Konya’da bir medreseye yerleşmiş ve öğrenimine başlamıştır. O
günlerde başından bir olay geçer. Şehirde bıçak taşıma yasağı vardır. Bir gece
şehrin Subaşı’sı, Nasreddin Hoca’nın üzerinde koca bir kasatura bulunca,
Nasreddin: (Kusura bakmayın!. Ben medrese öğrencisiyim. Bu kasatura ile de
kitaplardaki yanlışları kazırım.) diye özür diler. Subaşı’nın: (Bir yanlış için
bu kadar uzun kasaturaya ne lüzum var?) demesi üzerine en güzel cevabı verir:
(Kitaplarda bazen öyle yanlışlar var ki, bu kasatura bile az gelir!).
Nasreddin Hoca’nın Konya’da medrese öğrenimini tamamladıktan sonra, bir ara
gölge kadılığı yaptığını görüyoruz. Gölge kadıları, tecrübeli hâkimlerin yanında
çalışan ve bazı küçük davalara bakan kadı adaylarıdır. Odun kıran bir adamın
karşısında (hınk) diyen birinin oduncudan hak istemesi, vermeyince mahkemeye baş
vurması, Nasreddin’in bu davayı görürken, bir kese parayı şıngırdatarak: (Hadi
sen de paraların sesini al) diye hüküm vermesi, onun kadılık günlerindeki
anılarından biridir.
Nasreddin Hoca’yı bundan sonra, Akşehir’de gösterişsiz yaşantısı içinde, dert
çeken, uman, isteyen, efkârlanan, sonunda efkârını bir nüktede boğan bir halk
adamı olarak görüyoruz.
Bir ziyafete yeni kürküyle gitmiş. gördüğü itibar üzerine (Ye kürküm ye!.)
deyişinde insanı yalnızca dış görünüşü ile değerlendiren toplumun, doğuran kazan
hikâyesinde aç gözlülüğün, Akşehir Gölü’ne yoğurt çalarken: (Göl yoğurt tutar
mı?) diyenlere karşı: (Ya bir tutarsa!.) cevabındaki gerçek yönleri…
Bir gün kürsüye çıkıp ta: (Ey ahali ne söyleyeceğimi biliyor musunuz?) diye
sorduğunda, çevresindekilerden bazılarının “biliyoruz” bazılarının da
“bilmiyoruz” cevabını vermeleri üzerine: (O halde bilenler bilmeyenlere
öğretsin!.) diyerek kürsüden inmesi, az ders mi insanoğluna? Eğitimin temel
yapısı, bilenin bilmeyene öğretmesi demek değil midir?
Akşehir’deyken Moğol şehzadesi Keygatu ile aralarında geçen, sonraları
yanlışlıkla Timur’a mal edilen olaylar, pek iyi bilinen fil hikâyeleri,
Akşehir’de medrese hocalığı yaptığı günlerde tanınmış mollası İmad ve yanından
hiç ayırmadığı sevgili eşeği Bozoğlan, Nasreddin Hoca’nın yaşantısında önemini
her zaman korumuştur.
Eşeğinden düştüğü zaman gülenlere: (Ne gülüyorsunuz yahu, düşmeseydim zaten
inecektim) deyişi, yitirdiği eşeğini türkü söyleye söyleye ararken, bunun
nedenini soranlara: (Bir umudum şu dağın ardında, orada da bulamazsam, o zaman
seyredin bendeki ağıtı…) cevabını vermesi, onun renkli ve çok yönlü yaşantısının
anekdotları arasında yer alır.
Nasreddin Hoca, Akşehir’de evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştır. Onun iki kızından
Fatma Hatun ile Dürr-ü Melek’in mezar taşları, son yıllarda bulunmuş ve Akşehir
Müzesine kaldırılmıştır.
Hani bir fıkrası vardır. Nasreddin Hoca bir gün, çeşmeden su doldurması için
kızlarından birinin eline bir testi verir, sonra da testiyi kırmaması için sıkı
sıkı tembih ederek yanağına bir tokat indirir. Bunu görenler Hoca’ya çıkışırlar
(Kızın ne suçu vardı da tokatladın?) Hoca’nın cevabı ibret vericidir: (Testiyi
kırmaması için… Kırdıktan sonra, tokat atmışım, atmamışım ne önemi var? Önceden
vurursam, dikkat eder, kırmaz…) Mezar taşlarının birinin üzerinde Dürr-ü
Melek’in resmi de bulunmaktadır.
Nasreddin Hoca, yaşının seksene yaklaştığı bir sırada, 1284 yılında Akşehir’de
ölmüş, mezarı üzerine altı sütuna oturan kubbeli bir türbe yaptırılmıştır.
Kubbenin altında, Nasreddin Hoca’ya ait mermer bir sanduka görülür. Bu
sandukanın baş tarafındaki kitabede, Hoca’nın ölüm tarihi olan 683 Hicri yılı,
tuhaflık olsun diye ters yazılmıştır. Burada, her yönü açık olan Türbeyi
kilitleyen Selçuklu devri kilidi, bir sembol olarak yer alır.
Nasreddin Hoca’nın ölümü, onun yeniden doğumu olmuştur. Onun, toplumun temeline
oturan sağlam fikir yapısı, her geçen yılla geçerli olmuş, yüzyıllar onu daha
dinç, daha diri yapmış, şöhreti, Türkiye sınırlarını da aşarak dünyayı
sarmıştır. Nasreddin Hoca bugün tüm insanlığın malıdır.
Akşehirliler, çok sevdikleri Nasreddin Hocaları için her yıl Temmuz ayında
festivaller düzenler. Bu festivallerde, Nasreddin Hoca’nın ağzından bir türlü
huzura kavuşamayan dünyamıza, iyilik ve mutluluk mesajları yayınlanır.